eleştiri, doğru kullanıldığında iki tarafa(eleştiren ve eleştirilen) da çok şey katabilecek bir araçtır. ancak hem bir önceki yazımda belirttiğim "kendini değerlendirmekten çok, başkasını yerme" amaçlı hareketler, hem de içten içe bilinçaltında bulunan "üstünlük hissi" nedeniyle çoğu zaman yerini bulmayan, iki tarafa hiçbir şey katmayan, hatta tam aksine iki taraftan da bir şeyler götüren bir silah oldu eleştiri. bir insan bir insanı genelde ne zaman eleştirir? onda, kendine ters ve abuk gelen hareketler gördüğü zaman. şimdi, bu hareketler kime göre neye göre ters? önce onu sorgulamak lazım. senin kendi kendine oluşturduğun değer yargılarının altında çok basit bir mantık yatıyor.
-A kişisi X zamanında Y eylemini gerçekleştirmişti.
-A kişisi X+10(örneğin) zamanında Z eyleminde bulundu.
-Demek ki A kişisinin Z eyleminde bulunması samimi değil.
Bu mantığa göre, A kişisinin sürekli olarak o Y eylemini gerçekleştirmesi gerekiyor. Neden? Çünkü senin onu tanıdığın birkaç senelik dönemde o hep o yönde eylemlerde bulunuyordu. Önceden o A kişisini tanıyor muydun? Hayır. Peki o eylemin üzerinden geçen yıllarda o kişiyle, o Y eylemini gerçekleştirdiği zamandaki kadar sık aynı ortamda bulundun mu? Hayır. Yani sen o A kişisini sadece o Y eylemini gösterdiği zaman dilimi içerisindeki haliyle tanıyorsun. Ama insanlar değişiyor. Yaşıyorlar, görüyorlar, öğreniyorlar, yaşadıklarından ders çıkarıyorlar. Şu an geçmişiyle bugün yaptıklarını bağdaştıramadığın için sert bir şekilde eleştirdiğin insan, o günden bu yana birçok şey yaşamış, görmüş, öğrenmiş olabilir. Belki o Y eyleminde bulunmasaydı, Z eyleminde bulunmakta bu kadar kararlı ve samimi olmayabilirdi. Ya da içindeki boşluğu, onu o geçmişteki Y eylemini yapmaya iten boşluk veya benzeri şeyleri dolduracak şeyi Z eyleminde bulmuş olabilir. Bir şekilde Y, Z'ye dönüşmüş olabilir. İhtiyaç aynı, istek aynı, nesneler değişmiş olabilir sadece.
Gelelim bu eleştirilerin altında yatan oluşumlara.
Öncelikle bir insan, diğer bir insanı, tüm bu yukarıda verdiğim olasılıkları düşünmeden acımasızca eleştirme hakkını kendinde görebiliyorsa kendini o insandan üstün görüyor demektir. "Ben doğru biliyorum, benim bu yukarıdaki olasılıklara ihtiyacım yok,onları düşünmek zorunda değilim.İstediğimi istediğim şekilde eleştiririm,bu kimseyi ilgilendirmez." Tırnak işaretleri içerisindeki cümlelerin üst seviyede kibir taşıdığını görmemek imkansız değil mi? Ama dile getirmeseler de bu tür insanların bilinçaltında bu cümleler yatıyor. Eleştiriye gelememelerin sebebi de bu fikir aslında. Eleştirileriniz onlarınki kadar acımasız olmasa da, enine boyuna düşünülüp söylenmiş cümleler olsa da sizin bu cümleleriniz, bu eleştirileriniz onlara diken gibi batacaktır çünkü kibir adı verilen dışı sert içi dikenli kabuktan zırhı üstlerine geçirmişlerdir ve siz hafifçe dokunsanız bile canları yanar.
Başka bir ihtimal, kendilerinde göremedikleri, sahip olamadıkları, içten içe hep reddettikleri halde sahip olmak istediği kişiliği ya da yapmak istedikleri şeyleri karşı tarafta görünce kedi-ciğer ilişkisinden yola çıkarak böyle bir harekette bulunmuş olma ihtimalleri. Ki bu en karmaşık, en illet durumdur, o yüzden detaylarına inmek istemiyorum.
Sonuç olarak, her kötü düşünce aslında sahibini yaralar. İnsan bu, doğadaki en savunmasız varlıklardan biri. Bir şeyi neden yaptığı konusunda onlarca hatta yüzlerce teori öne sürülebilir. Ama yaptığı şey sana zarar vermiyorsa, o kişi senin hayatında yer edinmiyorsa, onun hakkında kötü düşünüp kötü konuşmak kimseye fayda sağlamaz. Savaşlar üzerine kurulu bu dünyada, biraz sabır,biraz hoşgörü ve biraz anlayışın kimseye bir zararı olmaz. Aksine tüm dünyayı saran nefret duygusundan kendini arındırabilmeni sağlar. Anneni seversin,babanı seversin,kardeşini yakın arkadaşını sevgilini seversin. Bunlar zaten olması gereken şeyler. Ama insanı sev. İnsanı sev ki o insan da sevmeyi sevilmeyi öğrensin akrabaları,sevgilisi haricinde birinden. Sen bir insana sevmeyi öğretirsen, o başka bir insana öğretir. Kötülük gibi iyilik de bulaşıcıdır. Sevgi de bulaşıcıdır. İnsanların en büyük ihtiyaçlarından biridir sevgi ve sevgiden yoksun bir toplum tehlikelidir. Bir insan, yakın resimde sadece 'bir' insan olarak görülebilir ama resme uzaktan baktığımızda bütüne odaklandığımızda o insan dünyanın ve evrenin bir parçası, bir dişlisidir. Her insan birbirine bağlı hareket eder. O yüzden küçümsememek gerekiyor. Ne der ünlü bir şarkı "Dünyayı güzellik kurtaracak, bir insanı sevmekle başlayacak her şey..."
Eleştirileri, yıkıcı değil yapıcı biçimde kullanan bir toplum dileğimle...
10.10.11
büyük yanılgı : "senin yerinde olsaydım..."
bugünkü yazım "senin yerinde olsaydım..."cılar üzerine. başlıyorum.
öncelikle tamamen hayal ürünü başlayan bir cümle, çünkü benim ya da onun yerinde olman imkansız. tamamen farklı şeyler yaşamış, farklı hayat standartlarının oluşturduğu farklı bir kişiliksin sen. ayrı iklimde yaşamış ama bir şekilde aynı toprağa basan iki farklı bireyiz. bu noktada benim yerimde olamazsın. daha doğrusu sen, senden başka kimsenin yerinde olamazsın. tıpkı benim senin yerinde olamayacağım gibi. kardeşler bile, aynı yerden çıkıyor(evet neresi olduğunu sen de çok iyi biliyorsun okuyucu), aynı ailede yaşıyor olmasına rağmen hayatları boyunca farklı süreçlere maruz kalıyor. iki kardeşin bile aynı olması imkansız. yazıyı daha anlaşılabilir kılabilmek için genellemelerden arındırmak adına şöyle bir eklemede bulunayım : "ben senin imkanlarına sahip olsaydım(maddi-manevi), şöyle yapardım." bu daha doğru bir örnek oldu.
öncelikle canım benim, sen şu an benden farklı bileşenlerden oluşan bir bünyesin.o farklı bileşenler senin hayata bakışını,hayattan beklentilerini ve bunun gibi şeyleri benden farklı etkilemiş.o bileşenlerden oluşup da senden tamamen farklı bir bünyenin şu anki imkanlarını ancak kendi bileşenlerinle yorumlayarak değerlendirebilirsin.
"senin imkanların bende olsaydı şu an alim olmuştum, okuyup acayip yerlere gelmiştim ben hı hı evet."
YANLIŞ!
öncelikle şunu belirteyim ben de okuyorum,şu an 4 farklı üniversitede farklı alanlarda uzmanlaştım yakında harvard'a burslu doktoramı yapmaya gideceğim.şaka yapıyorum şu an gayet sikindirik bir özel üniversitede papağanlarla dolu bir sınıfta burslu okuyorum.ha gittiğim okul boğaziçi olabilir miydi, gayet olurdu. ama konu o değil, o konuya DEHB ile ilgili yazımda gireceğim.
konu dağılmasın, nerede kalmıştık, YANLIŞ!
neden yanlış?
sen benden daha az imkanlara sahip olduğun için elindeki imkanları verimli kullanmayı benden daha iyi öğrendin,tıpkı benim benden daha fazla imkan sahibi olanlardan daha verimli kullanmayı onlardan daha iyi öğrendiğim gibi.yani şu noktada senin yaptığın şey, baba parası yiyen ve cebinde en az bilmemkaçbin tl bulunan bir çocuk hakkında "ondaki para bende olsaydı ben bu kadar savurgan olmazdım" demek gibi bir şey. ama olurdun. çünkü ailen sana yokluk nedir göstermemiş olurdu dolayısıyla yokluk nedir bilmezdin. elindeki para harcadıkça azalmadığı aksine eksildikçe yeri dolduğu için har vurup harman savururdun.
teknolojiden faydalanamamış nesiller(ki en şanslımız onlar aslında) "bizim zamanımızda bunlar olacaktı biz bayağı bilgi sahibi olurduk her konuda" diyip durur duymuşsunuzdur mutlaka. ama unuttukları bir nokta var. ne kadar hazıra alışırsan o kadar az değerlendirirsin elindekini.icatların, fikirlerin vb çoğu imkansızlıklar sonucu oluşmuştur. çünkü elinde imkan yoksa, öğrenmeye araştırmaya daha aç olursun. örnek vereyim, karnın çok aç ve yiyebilecek sadece bir tabak yemeğin var. bir tabak makarnan hatta. sen o makarnayı elinden geldiğince donatıp onu en lezzetli hale getirmeye çalışırsın ve o yemekten aldığın hazzı her çeşit yemekle donatılmış bir masadaki herhangi bir yemekten alamazsın. çeşit çok olunca haz bölünür. böylece her tabakta yediğin şeylerden aldığın haz da bölünür. 4 çeşit yemeğin her bir çeşidinden aldığın haz, önündeki 1 çeşit yemeğin bir tabağından aldığın hazdan azdır yani.
bilgiye ulaşma imkanın ne kadar çoksa, merakının körüklenmesi de o kadar zordur. yeni nesil kitap okumuyor. çünkü ihtiyaç duymuyor. okumak istedikleri, ilgi alanlarına uygun kitaplar hali hazırda filme çevirilmiş oluyor ve okumak yerine kolay yolu seçip beyni en az çalıştırma yoluna girmiş bir biçimde o kitabın uyarlaması bir film izliyorlar.düşünmüyorlar, kafalarında canlandırmıyorlar, neden? zaten biri bunu onlar için yapmış. önlerine konan tabağın içeriğini sorgulamaksızın başkalarının bakış açısıyla yoğurulmuş bir ürünü tüketiyorlar. evet tüketmek. tüketmek uyuşturucu bir madde gibi. sigara içiyorsan, esrar da içersin.esrar içiyorsan,diğer maddelere de yönelirsin.televizyon tüketicisiysen(aşırı), insan da tüketirsin, para da tüketirsin, tüketirsin de tüketirsin. bunun sonu yok. tüketilecek ürün o kadar fazla olunca,doyumsuzluk da artıyor.al sana asla doyamayan ve doygunluk sağlanamadığı için mutlu olamayan bir nesil.
konu yeniden dağıldı.
her insan bir taslaktır ve bu taslağı deneyimleriyle zenginleştirir.seni sen yapan faktörlerden biri de o deneyimlerdir. zaten cümle baştan yanlış. "ben senin yerinde olsaydım..." bahsettiğin o "ben", yerinde olsaydım dediğin "benlik"ten bambaşka bir benlik. hadi diyelim mucizevi bir olay gerçekleşti ve mental açıdan benim birebir bir kopyam oldun, benim imkanlarım sana verildi. bu sefer de gidip benden daha iyi imkanlara sahip olan kişiye bu cümleyi kuracaktın. çünkü bunun bir sonu yok ve sen bir kere bu "olsaydım" hastalığına kapıldıysan bundan kurtuluşun yok. dünyada her yönden milyarlarca farklı insan var sırf benle onla bitmiyor iş.
başta dediğim gibi elindeki imkanları değerlendirmeyi öğrenmişsin, e değerlendir o zaman.belki benim ya da onun yaptığı şeyler olmayacak yaptıkların ama farklı kulvarlarda sen de şu anki durumundan daha üst seviyede başarılar gerçekleştirebileceksin.insan, başkasını değerlendirebilme yetisini kendini ondan üstün görmek ya da onu yargılamak yerine sadece kendini geliştirmek için kullansaydı, daha üretken daha tatminkar ve daha başarılı olurdu.
konunun yeniden dağılmaması adına bu kısa ve derinliğine pek inemediğim dağınık yazıya son veriyorum. eleştiri konusuna bir sonraki yazıda değineceğim.
öncelikle tamamen hayal ürünü başlayan bir cümle, çünkü benim ya da onun yerinde olman imkansız. tamamen farklı şeyler yaşamış, farklı hayat standartlarının oluşturduğu farklı bir kişiliksin sen. ayrı iklimde yaşamış ama bir şekilde aynı toprağa basan iki farklı bireyiz. bu noktada benim yerimde olamazsın. daha doğrusu sen, senden başka kimsenin yerinde olamazsın. tıpkı benim senin yerinde olamayacağım gibi. kardeşler bile, aynı yerden çıkıyor(evet neresi olduğunu sen de çok iyi biliyorsun okuyucu), aynı ailede yaşıyor olmasına rağmen hayatları boyunca farklı süreçlere maruz kalıyor. iki kardeşin bile aynı olması imkansız. yazıyı daha anlaşılabilir kılabilmek için genellemelerden arındırmak adına şöyle bir eklemede bulunayım : "ben senin imkanlarına sahip olsaydım(maddi-manevi), şöyle yapardım." bu daha doğru bir örnek oldu.
öncelikle canım benim, sen şu an benden farklı bileşenlerden oluşan bir bünyesin.o farklı bileşenler senin hayata bakışını,hayattan beklentilerini ve bunun gibi şeyleri benden farklı etkilemiş.o bileşenlerden oluşup da senden tamamen farklı bir bünyenin şu anki imkanlarını ancak kendi bileşenlerinle yorumlayarak değerlendirebilirsin.
"senin imkanların bende olsaydı şu an alim olmuştum, okuyup acayip yerlere gelmiştim ben hı hı evet."
YANLIŞ!
öncelikle şunu belirteyim ben de okuyorum,şu an 4 farklı üniversitede farklı alanlarda uzmanlaştım yakında harvard'a burslu doktoramı yapmaya gideceğim.şaka yapıyorum şu an gayet sikindirik bir özel üniversitede papağanlarla dolu bir sınıfta burslu okuyorum.ha gittiğim okul boğaziçi olabilir miydi, gayet olurdu. ama konu o değil, o konuya DEHB ile ilgili yazımda gireceğim.
konu dağılmasın, nerede kalmıştık, YANLIŞ!
neden yanlış?
sen benden daha az imkanlara sahip olduğun için elindeki imkanları verimli kullanmayı benden daha iyi öğrendin,tıpkı benim benden daha fazla imkan sahibi olanlardan daha verimli kullanmayı onlardan daha iyi öğrendiğim gibi.yani şu noktada senin yaptığın şey, baba parası yiyen ve cebinde en az bilmemkaçbin tl bulunan bir çocuk hakkında "ondaki para bende olsaydı ben bu kadar savurgan olmazdım" demek gibi bir şey. ama olurdun. çünkü ailen sana yokluk nedir göstermemiş olurdu dolayısıyla yokluk nedir bilmezdin. elindeki para harcadıkça azalmadığı aksine eksildikçe yeri dolduğu için har vurup harman savururdun.
teknolojiden faydalanamamış nesiller(ki en şanslımız onlar aslında) "bizim zamanımızda bunlar olacaktı biz bayağı bilgi sahibi olurduk her konuda" diyip durur duymuşsunuzdur mutlaka. ama unuttukları bir nokta var. ne kadar hazıra alışırsan o kadar az değerlendirirsin elindekini.icatların, fikirlerin vb çoğu imkansızlıklar sonucu oluşmuştur. çünkü elinde imkan yoksa, öğrenmeye araştırmaya daha aç olursun. örnek vereyim, karnın çok aç ve yiyebilecek sadece bir tabak yemeğin var. bir tabak makarnan hatta. sen o makarnayı elinden geldiğince donatıp onu en lezzetli hale getirmeye çalışırsın ve o yemekten aldığın hazzı her çeşit yemekle donatılmış bir masadaki herhangi bir yemekten alamazsın. çeşit çok olunca haz bölünür. böylece her tabakta yediğin şeylerden aldığın haz da bölünür. 4 çeşit yemeğin her bir çeşidinden aldığın haz, önündeki 1 çeşit yemeğin bir tabağından aldığın hazdan azdır yani.
bilgiye ulaşma imkanın ne kadar çoksa, merakının körüklenmesi de o kadar zordur. yeni nesil kitap okumuyor. çünkü ihtiyaç duymuyor. okumak istedikleri, ilgi alanlarına uygun kitaplar hali hazırda filme çevirilmiş oluyor ve okumak yerine kolay yolu seçip beyni en az çalıştırma yoluna girmiş bir biçimde o kitabın uyarlaması bir film izliyorlar.düşünmüyorlar, kafalarında canlandırmıyorlar, neden? zaten biri bunu onlar için yapmış. önlerine konan tabağın içeriğini sorgulamaksızın başkalarının bakış açısıyla yoğurulmuş bir ürünü tüketiyorlar. evet tüketmek. tüketmek uyuşturucu bir madde gibi. sigara içiyorsan, esrar da içersin.esrar içiyorsan,diğer maddelere de yönelirsin.televizyon tüketicisiysen(aşırı), insan da tüketirsin, para da tüketirsin, tüketirsin de tüketirsin. bunun sonu yok. tüketilecek ürün o kadar fazla olunca,doyumsuzluk da artıyor.al sana asla doyamayan ve doygunluk sağlanamadığı için mutlu olamayan bir nesil.
konu yeniden dağıldı.
her insan bir taslaktır ve bu taslağı deneyimleriyle zenginleştirir.seni sen yapan faktörlerden biri de o deneyimlerdir. zaten cümle baştan yanlış. "ben senin yerinde olsaydım..." bahsettiğin o "ben", yerinde olsaydım dediğin "benlik"ten bambaşka bir benlik. hadi diyelim mucizevi bir olay gerçekleşti ve mental açıdan benim birebir bir kopyam oldun, benim imkanlarım sana verildi. bu sefer de gidip benden daha iyi imkanlara sahip olan kişiye bu cümleyi kuracaktın. çünkü bunun bir sonu yok ve sen bir kere bu "olsaydım" hastalığına kapıldıysan bundan kurtuluşun yok. dünyada her yönden milyarlarca farklı insan var sırf benle onla bitmiyor iş.
başta dediğim gibi elindeki imkanları değerlendirmeyi öğrenmişsin, e değerlendir o zaman.belki benim ya da onun yaptığı şeyler olmayacak yaptıkların ama farklı kulvarlarda sen de şu anki durumundan daha üst seviyede başarılar gerçekleştirebileceksin.insan, başkasını değerlendirebilme yetisini kendini ondan üstün görmek ya da onu yargılamak yerine sadece kendini geliştirmek için kullansaydı, daha üretken daha tatminkar ve daha başarılı olurdu.
konunun yeniden dağılmaması adına bu kısa ve derinliğine pek inemediğim dağınık yazıya son veriyorum. eleştiri konusuna bir sonraki yazıda değineceğim.
30.6.11
Cevapsız Sorular(Bu sefer şakayla karışıksız direkt ayar)
"Bir kişinin itham edildiği bir suçtan mahkum edilebilmesi için iddia makamının suçun, tüm unsurları ile, sanık tarafından işlendiğini makul şüpheden arı olarak ispatlaması gerekir".
Özetlemek gerekirse;
"Suçu ispatlanana kadar kimse mahkum edilemez."
Peki olan nedir?
Suçu ispatlanmamış, gerçek ya da yalan delillerle içeri alınmış insanların, yıllardır içeride tutulması.
Bu nedir? Bu rehin almaktır. Bunca senedir ispatlanamayan şeyin gerçekliğinden şüphe ederim zaten.
Balbay ve Haberal'ın bu durumundan dolayı sorulan sorulara cevap veremeyen iktidar yandaşları "Yasalarımız en iyisini bilir, hakimlerimiz vs en iyisini bilir." deyip işin içinden sıyrılıyor. Hukukun şu en bilindik kuralını bile görmezden gelenler mi bilir en iyisini? Bu iktidarlık değil, bu faşistlik.
Başbakan “Partiler bunun böyle olacağını bilmiyorlar mıydı? Bunları aday gösterdiler. Başka aday bulamamışlar mı?” sözleriyle kendiyle çeliştiğinin gayet farkında aslında. Ama halk bu derece gaflet uykusunda oldukça, istediğini söylesin, yine aldığı oy %40'tan az olmayacak. Kendisi, partisindeki milletvekillerinin bazıları, meclise girmeden önce sanık, hatta hükümlü değiller miydi? Milletimiz ne çabuk unutuyor. Daha 10-20 sene öncesini unutan bir millete gidip de 40-50 hatta 100 sene öncesinden bahsetmem yersiz. Oysa verilecek ne çok örnek var bu konuda. Tarih bu noktada sürekli tekerrür ediyor, ama kimse geçmişten ders çıkarmıyor. O zaman tarih derslerinin anlamı nedir? Tarihinden ders çıkarmayacaksan, tarih dersi senin için ancak ezberleyip sınıf geçilecek bir ders olur ve bu zihniyetteki insanlara bu hükümet müstahaktır.
Bu insanlar milletvekili adayı olmadan önce çeşitli belgeler almış ve bunu seçim kuruluna vermişler. Seçim kurulu onay vermiş. Demek ki neymiş? Bu insan milletvekili adayı olabilirmiş. Milletvekili adayı olabilen insan milletvekili de olabilir. Sen onayını vermişsin, halkın seçmiş. Hani şu "Halkımız seçti bizi." diye bahsettiğin halk. Seni seçen halkın da o insanları seçen de senin halkın değil mi? Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?
Haklarında hiçbir yolsuzluk dosyası bulunmayan, hakkındaki iddialar halen ispatlanamamış insanların haklarını ellerinden almak... Bu faşistlik değildir de nedir?
YÖK'ü hiç bu konuya katmayacağım, gençlerin geleceğiyle oynandığı apaçık ortada ve o da başka bir yazının konusu zaten ama internette bir forumda gördüğüm şu cümleyle özetlenebilir : "AKP'nin ileri demokrasisi nedir ? 2002'de 'YÖK'ü kaldıracağım!' diye iktidar olup 2011'de YÖK'ü ele geçirmesidir."
Sorular çok ama soran yok, soranlar rehin/rehine olmuş, geriye kalan sürüdeki koyunlar afyon tarlasında otlamakta... Televizyon ve medya yoluyla uyuşturulmuş beyinleriyle, aç bırakılmış karınları ve kendi ceplerinden alınan parayla az buçuk doyurulan karınlarıya, araba alacak durumu olmayan ama yapılan yollara "Aa yol yaptı adamlar." hayranlığıyla bakan hipnotize olmuş gözleriyle, bir daha kullandı halk iradesini. Ama bazı gerçekler de var ki,
*"Oy verenler hiç bir şeye karar vermez. Oyları sayanlardır her şeye karar veren"(J.Stalin) ,
*"Yasalara saygı duyulan bir devlet için demokrasi en kötü yönetim şeklidir. Yasaya saygı duyulmuyorsa o zaman da en iyi yönetim şeklidir."(Platon) ,
*"Demokrasi duymak istediğinizi sandığınız şeyi size söylemelerinin ardından diktatörlerinizi seçmenizden ibarettir."(Alan Coren)
*Bir tek kişiye yapılan haksızlık, bütün topluluğa yönelmiş bir tehdittir.(Montesquieu)
*''Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır! Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir!"(Nietzsche)
Özellikle elektronik ortamda yapılan seçimin güvenilirliğinden söz edilememesi gerçeği...
Ama yine de sorarım size, Bu vatana nasıl kıydınız?
Özetlemek gerekirse;
"Suçu ispatlanana kadar kimse mahkum edilemez."
Peki olan nedir?
Suçu ispatlanmamış, gerçek ya da yalan delillerle içeri alınmış insanların, yıllardır içeride tutulması.
Bu nedir? Bu rehin almaktır. Bunca senedir ispatlanamayan şeyin gerçekliğinden şüphe ederim zaten.
Balbay ve Haberal'ın bu durumundan dolayı sorulan sorulara cevap veremeyen iktidar yandaşları "Yasalarımız en iyisini bilir, hakimlerimiz vs en iyisini bilir." deyip işin içinden sıyrılıyor. Hukukun şu en bilindik kuralını bile görmezden gelenler mi bilir en iyisini? Bu iktidarlık değil, bu faşistlik.
Başbakan “Partiler bunun böyle olacağını bilmiyorlar mıydı? Bunları aday gösterdiler. Başka aday bulamamışlar mı?” sözleriyle kendiyle çeliştiğinin gayet farkında aslında. Ama halk bu derece gaflet uykusunda oldukça, istediğini söylesin, yine aldığı oy %40'tan az olmayacak. Kendisi, partisindeki milletvekillerinin bazıları, meclise girmeden önce sanık, hatta hükümlü değiller miydi? Milletimiz ne çabuk unutuyor. Daha 10-20 sene öncesini unutan bir millete gidip de 40-50 hatta 100 sene öncesinden bahsetmem yersiz. Oysa verilecek ne çok örnek var bu konuda. Tarih bu noktada sürekli tekerrür ediyor, ama kimse geçmişten ders çıkarmıyor. O zaman tarih derslerinin anlamı nedir? Tarihinden ders çıkarmayacaksan, tarih dersi senin için ancak ezberleyip sınıf geçilecek bir ders olur ve bu zihniyetteki insanlara bu hükümet müstahaktır.
Bu insanlar milletvekili adayı olmadan önce çeşitli belgeler almış ve bunu seçim kuruluna vermişler. Seçim kurulu onay vermiş. Demek ki neymiş? Bu insan milletvekili adayı olabilirmiş. Milletvekili adayı olabilen insan milletvekili de olabilir. Sen onayını vermişsin, halkın seçmiş. Hani şu "Halkımız seçti bizi." diye bahsettiğin halk. Seni seçen halkın da o insanları seçen de senin halkın değil mi? Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?
Haklarında hiçbir yolsuzluk dosyası bulunmayan, hakkındaki iddialar halen ispatlanamamış insanların haklarını ellerinden almak... Bu faşistlik değildir de nedir?
YÖK'ü hiç bu konuya katmayacağım, gençlerin geleceğiyle oynandığı apaçık ortada ve o da başka bir yazının konusu zaten ama internette bir forumda gördüğüm şu cümleyle özetlenebilir : "AKP'nin ileri demokrasisi nedir ? 2002'de 'YÖK'ü kaldıracağım!' diye iktidar olup 2011'de YÖK'ü ele geçirmesidir."
Sorular çok ama soran yok, soranlar rehin/rehine olmuş, geriye kalan sürüdeki koyunlar afyon tarlasında otlamakta... Televizyon ve medya yoluyla uyuşturulmuş beyinleriyle, aç bırakılmış karınları ve kendi ceplerinden alınan parayla az buçuk doyurulan karınlarıya, araba alacak durumu olmayan ama yapılan yollara "Aa yol yaptı adamlar." hayranlığıyla bakan hipnotize olmuş gözleriyle, bir daha kullandı halk iradesini. Ama bazı gerçekler de var ki,
*"Oy verenler hiç bir şeye karar vermez. Oyları sayanlardır her şeye karar veren"(J.Stalin) ,
*"Yasalara saygı duyulan bir devlet için demokrasi en kötü yönetim şeklidir. Yasaya saygı duyulmuyorsa o zaman da en iyi yönetim şeklidir."(Platon) ,
*"Demokrasi duymak istediğinizi sandığınız şeyi size söylemelerinin ardından diktatörlerinizi seçmenizden ibarettir."(Alan Coren)
*Bir tek kişiye yapılan haksızlık, bütün topluluğa yönelmiş bir tehdittir.(Montesquieu)
*''Cahil bir toplum, özgür bırakılıp kendine seçim hakkı verilse dahi, hiçbir zaman özgür bir seçim yapamaz. Sadece seçim yaptığını zanneder. Cahil toplumla seçim yapmak, okuma yazma bilmeyen adama hangi kitabı okuyacağını sormak kadar ahmaklıktır! Böyle bir seçimle iktidara gelenler, düzenledikleri tiyatro ile halkın egemenliğini çalan zalim ve madrabaz hainlerdir!"(Nietzsche)
Özellikle elektronik ortamda yapılan seçimin güvenilirliğinden söz edilememesi gerçeği...
Ama yine de sorarım size, Bu vatana nasıl kıydınız?
12.6.10
tra la la
en son lisede yapardık biz bunu. çok sevdiğimiz bir grubu benimser, ünlenmeye başladı mı "üff nedense moda oldu bir anda" derdik. sonra büyüdük geçti. ama hala aynı mentalitede olan insanlar görüyorum ve bu hem komik geliyor hem de üzüyor beni. tam bilimle uğraşan, bir şeylerin farkında olan, beyni hala malarmamış insanların olması sevindiriyorken bir anda ne kadar tırt olduklarını farkediyorum. bir bilim, bir bilimadamı müzik grubu gibi değildir. eğer ünleniyorsa, farkediliyorsa, değeri anlaşılıyorsa sevineceksin kardeşim. nedir bu "ay bir anda da herkes tanıdı" olayı? amacımız bu değil mi zaten arkadaşım? üzülmüyor muyduk adamın değeri anlaşılmıyor falan filan diye. yapmayın etmeyin çıkın artık bu kafadan. ya da oturduğunuz yerden "neden kimse farkında değil, neden insanlar örümcek beyinli" deyip şikayet etmeyin. çünkü farkında değilsiniz ama siz burun kıvırdıkça, insanların elinden tutmadıkça, karanlıklarına ışık tutmadıkça onlar o 4 köşeli kutuya hapsolup gereksiz bir sürü insandan hikaye dinlemeye devam edecekler. siz de 'sadece sizin bildiğiniz' gruplarla, bilimadamlarıyla şunla bunla övünmeye devam edeceksiniz.
ve kaybeden yine insanlık olacak.
başka sorusu olan?
ve kaybeden yine insanlık olacak.
başka sorusu olan?
10.6.10
beni araman gerekiyor, ACİL!
bazen insanlar endişeli bir şekilde 10-15 kere beni arıyor. arıyor arıyor en sonunda bir şekilde mesaj atmayı akıl edebiliyorlar, mesaj da şu : "ece telefonu açmalısın acil!","ece acil beni aramalısın".
şimdi...
arkadaşım...
acil bir durumda olan insan mesaja "ece telefonu açmalısın" gibi bir şeyler yazacağına acil olan durumu yazar, ben de aa acilmiş lan der açarım. ya da açamıyorsam bir sebebi vardır, faceten şurdan burdan "ece acil ara beni" diyeceğine durumu mesaj olarak yollarsın, ben de yapabileceğimi yaparım. ha sesimi duyman acil olan durumu kurtaracaksa ona bir şey diyemem ama madem bir şey yapmam gerekiyor hem de ACİL, e o zaman yazsana be kardeşim nedir bu gizem!
şimdi...
arkadaşım...
acil bir durumda olan insan mesaja "ece telefonu açmalısın" gibi bir şeyler yazacağına acil olan durumu yazar, ben de aa acilmiş lan der açarım. ya da açamıyorsam bir sebebi vardır, faceten şurdan burdan "ece acil ara beni" diyeceğine durumu mesaj olarak yollarsın, ben de yapabileceğimi yaparım. ha sesimi duyman acil olan durumu kurtaracaksa ona bir şey diyemem ama madem bir şey yapmam gerekiyor hem de ACİL, e o zaman yazsana be kardeşim nedir bu gizem!
iyi gün dostlarım..naber?
ya ben buna gülüyorum yaa. arkadaşlık kavramını sorgulatan arkadaşlarım var bu aralar. çok ilginç. ne bileyim sen herkesin yardımına koşuyorsun, dertlerini dinliyorsun yeri geliyor abla anne psikolog oluyorsun. sonra sen dertlerinle gittiğinde 1 dinliyorlar 2 dinliyorlar sonra bir anda vınnnnn. e hani arkadaşımdın cicim sen? hani çok seviyordun beni? bazı insanlar var mesela bir çevre edinmiş ama tek tip böyle. hepsi derdi tasası olmayan, olsa bile çok sürmeyen afedersin siki taşşaana denk süpersonik geyik insanlar. ama senin o tipin dışında depresif bir tip olduğunu anladıkları anda tüm samimiyetiniz bir anda meraba-merabaya dönüşüyor ya o çok süper bir olay. ben çözdüm sizi canlarım. hadi öptüm sizi.
etiketçi:
ateş saldırısı,
elektrik şoku,
pokemon,
teletabi,
yihu
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
